Ruyada Efendimizi Görmek Mayıs 25, 2008
Posted by İslam in Kürsü.Tags: din, guncel, haber, islam, peygamberimiz, ruya, spor, şiir
add a comment
Fethullah Gülen, Zaman
23.05.2008
Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Çocukluğumda kıbleye doğru yatarak, adeta dileniyor gibi iştiyakla “Ne olur Ya Resûlallah, seni bir rüyamda görmek istiyorum!” deyip inlediğim olmuştur.
Belki de aynı iştiyakı şimdi de vicdanımda hissediyorumdur… Etmiyorsam demek ki kalbim pek kararmış. Cenab-ı Hak, kalb kasvetini izale buyursun!
Efendimiz’i görmek çok mühimdir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde, “Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir.” buyurur. Bazıları bu hadisi, “Efendimiz’i (aleyhissalatü vesselam) burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevseri’nin başına gider, orada onun eliyle kevser içer.” şeklinde yorumlamışlardır. Bazıları da hadisi, “Efendimiz’i rüyada gören, aynıyla görmüş demektir.” şeklinde anlamışlardır. Zira hadisin sonunda, “Şeytan benim suretime giremez.” buyurulmaktadır. Bununla beraber ulema tarafından meselenin daha farklı yorumları da yapılmıştır. Yorumlardan biri şöyledir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), herkese değişik şekilde görünür. Hatta Efendimiz’i birkaç defa rüyasında gören bir kimse O’nu farklı ruh haletleri itibarıyla her defasında farklı suretlerle görmüş de olabilir. Mesela bir defasında tıraşlı bir çehre olarak, bir defasında büyük gözlü, mukavves burunlu, açık alınlı, siyah saçlı ve başka bir defasında da ise saçlarında beyazlık olarak görmüş olabilir. Bundan dolayı, “Efendimiz’i her gören onu görmemiştir” diyenler de olmuştur. İmam Rabbani gibi bazı mudakkik ve muhakkikler, “Efendimiz’i doğru görebilmek için evvela O’nu Ravza-i Tâhire’de, sâniyen şemailine uygun olarak görmek gerekir.” demişlerdir. Vâkıa, Efendimiz’in belli bir sûreti ve şemâili vardır. Allah Resûlü, orta boyludur. İri kemiklidir. Parmakları kalındır. Adeta bir pehlivan tipindedir. Göbekli değildir. Göğsüyle karnı aynı hizadadır. Alnı gayet geniştir. Burnunda tatlı bir kavis vardır. Yüz hatlarıyla fevkalade sevimlidir. Dişleri inci gibidir ve hiç dökülmemiştir. Dudakları lâl ü güher gibi bir parlaklık içindedir, vs… İşte İmam Rabbani, Allah Resûlü’nün bu şekilde şemailine uygun olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak âlimlerin büyük ekseriyeti, bir kimsenin Efendimiz diyerek rüyasında gördüğü kişinin Allah Resûlü olduğunu söyleye gelmişlerdir. Zira bizzat Efendimiz, “Şeytan benim suretime giremez.” buyurmuştur.
Allah Resûlü’nün rüyalarda farklı suretlerde görülmesi meselesine gelince, herkes O’nu rüyasında biraz mir’ât-ı ruhuna (ruh aynası) göre, biraz da altında kaldığı hadiselerin tesirine göre görür. Kiminin mir’at-ı kalbi dev aynası gibidir, o ona göre görür. Kimisininki mukavves bir ayna gibidir o da ona göre müşahede eder. Bunları bir ölçüde mir’at-ı ruh belirler. Kimisinin kalbi dupdurudur, berraktır, orası apaçık bir visal koyudur, o, böyle dupduru bir keyfiyetle görür. Kimisi de bir kısım his ve pas içindedir, böyleleri için de bu tür hisler, görmeyi bulandırır.
Burada istidradi olarak insanların kafasına takılan bir mevzuya da açıklık getirmekte fayda var. Efendimiz’i rüyada gören değil, saadet asrında hakikaten gören kişi sahabi olur. En makbul sahabi tarifini yapan İbn Hacer, sahabiyi şu ifadelerle tanımlamıştır: Sahabi, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gören, kurb-u huzura müşerref olan, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade eden kimsedir.
Dahası bir kimse, değil rüyada, temessül etmiş olarak bile Efendimiz’i görse sahabi olmaz. Mesela Hafız Suyuti, Allah Resûlü’yle yetmişin üstünde temessülen görüştüğünü ifade etmektedir. Suyuti, bir ruh degajmanıyla (ruhun bedenden imtisaliyle) doğrudan doğruya Efendimiz’le buluşma temin ettiğini ve açıktan açığa konuştuğunu dile getirmektedir ki, bu bir rüya değildir. Bu, ruh âlemine ait bir şey de değildir. Belki hakikat-i Ahmediye ile Suyuti’nin hakikati yüz yüze gelmiştir. Buna rağmen Hafız Suyuti sahabi değildir. Pek çok kimse Suyuti gibi temessülen Efendimiz’i görmüştür.
Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur’dur. Hallac, bu müşahedesini şöyle anlatır: Kürsüde “Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir.” hadisini okurken aklımdan şöyle bir şey geçti: “Ya Resûlallah, niye himmetini dûn tutuyorsun? Küfür işleyenlere de şefaat ederim demiyorsun da sadece günah-ı kebair işleyene şefaat ederim diyorsun?” O esnada Resûl-i Ekrem karşımda temessül etti. Başımdan sarığımı açtı, boynuma doladı ve şöyle buyurdu: “Zannediyor musun ki söylediğimi ben kendimden söylüyorum?”
Hâsılı, Efendimiz’i rüyasında veya temessülen gören bir kimse sahabi olmaz. Sahabi olabilmek için on dört asır ötede yaşamak gerekir. Ancak sahabinin arkasında olunabilir ki, o da bu asırda dîn-i mübîn-i İslam’a hizmetle mümkündür.
Allah (celle celêlühü) bizim mazhariyetlerimizin şükrünü edaya, selef-i sâlihîne karşı da saygı ve vefaya muvaffak kılsın
Mümin Sadece Ahirete Karşı Hırslı Olur Mayıs 22, 2008
Posted by İslam in Kürsü.Tags: fethullah gülen, islami chat, Kürsü, mümin
add a comment
Mü’min denge insanıdır. İnanan bir gönül, her mevzûda olduğu gibi rızık peşinde koşarken dinine hizmet etme mevzûunda da ifrat ve tefrite düşmekten kendini korumasını bilmelidir.
Dünyaya dünyada kalacağı müddet kadar, âhirete de yine orada kalacağı müddet kadar ehemmiyet verme dengeyi bulmanın nirengi noktasıdır. Bu sebeple, bizim dünya ile alâkamız, her yerde izzet-i İslâmiye’yi göstermek, temsil etmeye çalıştığımız elmas misali hakikatleri başkalarına da anlatmak, o aydınlık yolu onlara tanıtmak düşüncesine matuftur. Asıl gayemiz bu olunca, gözümüzün bir kenarıyla bazen dünyaya bir “nigâh-ı âşina” kılmamız da yine bu gayeye hizmet edecektir.
Evet biz, “Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesad peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez” (Kasas, 28/77) beyanıyla tam mutabakat içerisinde olmak zorundayız. Zira o âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğa” fiilini kullanıyor ki, bu “bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete ahiret kadar değer ver” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.
Kur’an Mahlûk Değildir Mayıs 22, 2008
Posted by İslam in Kürsü.Tags: gundem, haber, hoca efendi, Kur'an Mahlûk Değildir, kuran, sohbetler, şiir
add a comment
Kur’an’ın mahlukiyeti meselesi herkesin işi değildir. Dolayısıyla da bilmeyenler bu meselelerde münakaşa etmemelidir. Aslında bunlar bir kısım nazari meselelerdir ve çok hassas vaz edilmişlerdir. İnsan, bu meseleleri anlamada ve inanmada dengeyi kuramazsa baş aşağı gidebilir. Böyle ağır ve dakik meseleler, avam halkın kaldıracağı meselelerden değildir. Ancak biz kısaca da olsa meseleyi avamlaştırıp arz etmeyi düşünüyoruz.
Kur’an’ın mahlûk olduğunu iddia edenler, Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatten ayrılan Mutezile ve o çizgide olanlardır. Mutezile, Kur’an’ın mahlûk olduğu görüşündedir. Onlar Cenab-ı Hak Kur’an’la konuşmuş, onu ifade etmiştir ki bu da onun yaratılması demektir. Ayrıca onlara göre Kur’an ses, harf, âyet, sûre vb.lerinden oluşmakta ve telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle de o, kadim değil, mahlûktur. Allah’ın konuşması (mütekellim olması), kelamı belli bir yerde, mesela Cebrail’de, peygamberlerde, levh-i mahfuzda, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur’an’ın kadim (ezeli) olması, Allah’ın zâtı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir ki bu da tevhide ters düşer.
Bize göre Kelâm-ı İlâhî kadimdir. Nitekim Kur’an’a Kelâm-ı Kadim denilmektedir. Kur’an, Allah’ın (celle celêlühü) ezelî kelamıdır. Burada akılların karışmaması için Ehl-i Sünnet kelamcıları, Kelâm-ı İlâhî’yi, kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Kelâm-ı nefsî, Allah’ın doğrudan doğruya zâtındaki kelamı ifade etmektedir. Hatta bir manada herkesin de nefsî kelamı vardır. Mesela insanın içinde bir şeyi kurması, ifade etmesi, fikrî bir kısım ihzaratta bulunması, şöyle veya böyle diyeyim diye bir fikir silsilesi içinde kafasında bir kelam silsilesi meydana getirmesi bir kelâm-ı nefsîdir. Bunun lafızla, kitabetle, hitabetle alakası yoktur. Zira o tamamen nefsîdir. Kur’an’da bunu teyit eden en açık örnek Hz. Yusuf (aleyhisselam)’ın kardeşleri karşısında, Bünyamin’i kınadıkları zaman, içinden “Belki siz ondan daha fazla kötü durumdasınız.” (Yusuf, 12/77) demesi gösterilebilir. Evet, Yusuf (aleyhisselam) bunu içinden söyler. İşte bu bir kelâm-ı nefsîdir. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hakk’ın da kitabet ve hitabete gelmeyen, matbaa mürekkebi görmeyen kelâm-ı nefsîsi vardır. Bu kelâm-ı nefsî ebedi ve ezelidir.
Kelâm-ı lafzî ise kelâm-ı nefsîye delalet eden ses ve harflerden oluşmuştur. Kur’an’ın lafzıdır. Bu lafzî kelam, hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşıdığı için ezeli değil mahluktur. Kur’an, bir mushaf mazrufu içinde zarf haline gelmesi keyfiyetiyle yani eşyaya taalluku keyfiyetiyle hâdistir ve o, bu yönüyle de mahlûktur.